Ressam Bedri Baykam’ın “Baykam on Picasso: Les Demoiselles Revisited” isimli sergisi, geçtiğimiz yıl Paris’teki ilk gösteriminin ardından İstanbul’da sanatseverlerle buluştu. Picasso’nun 1907 tarihli ünlü eseri “Les Demoiselles d’Avignon” etrafında şekillenen bu sergi, Baykam’ın uzun yıllara yayılan derin araştırma ve sanat üretim sürecinin kapsamlı bir yansıması olarak dikkat çekiyor. Piramid Sanat’ta açılan sergiye dair Baykam ile gerçekleştirdiğimiz sohbet, sanat dünyasının dinamiklerine ışık tutuyor.
■ Picasso ile uzun soluklu bir etkileşimde bulundunuz. Bu ilişki, sergiye nasıl katkı sağladı?
Picasso eserleriyle tanışmaya 8-9 yaşlarımda başladım. Sergide yer alan bisiklet enstalasyonu, o yıllardan izler taşıyor. Ortaokulda 12 yaşında Picasso hakkında yaptığım sunumda en çok dikkatimizi çeken eser, “Les Demoiselles d’Avignon”du. 24 yaşında Amerika’ya yerleştikten sonra, “Fahişenin Odası” isimli önemli bir eseri yarattım. Bu eser, kübizm ve dışavurumculuğun bir sentezini temsil ediyordu ve “Les Demoiselles d’Avignon”un bir akrabası gibiydi. 1989’da, bu esere doğrudan referans veren bir eser daha ürettim. Diğer eserler beni etkiliyordu ama Picasso’nun karakteri ve eserleri algılarımı harekete geçiriyordu. Son 10 yılda, eski ustalara atıfta bulunduğum çalışmalarımda Pablo yeniden öne çıkmaya başladı. Son birkaç yıldır ise bu konuyu derinlemesine ele alan bir kişisel sergi açma düşüncesi beni sarhoş etti ve bu düşüncelerimiz “Baykam on Picasso: Les Demoiselles Revisited” sergisini oluşturdu.
■ Uzun yıllara dayanan sanat yolculuğunuz, özellikle “Les Demoiselles d’Avignon” etrafında nasıl şekillendi?
Sanat yolculuğum yaklaşık 66 yıl öncesine dayanıyor. Bu kariyeri, kendini tekrarlamaktan kaçınan bir sanatçı olarak inşa ettim. Bu, bana hem konu hem de stil açısından özgürlük sağladı. Bağımsızlığım, hem sanat piyasasından hem de kendi geçmişimden kaynaklanıyor. Hiçbir şeye takılmama özgürlüğüm, her zaman önüme yeni yollar açtı. 1987 ve 1994 yıllarında gerçekleştirdiğim “Yaşayan Sanat” (Livart) multimedya sergilerim de bu doğrultuda gelişti. Paris’teki sergiden sonra İstanbul’daki sergiyi de zenginleşen anlayışımla, farklı teknikler ve disiplinler arası katkılarla tasarladım. İzleyiciler, sergiye geldiklerinde 1907 Fransa’sını hissediyor ve hatta 1960-70’lerdeki İstanbul ve Paris’e uğruyorlar. Hatta 15. yüzyıldan kalma Mehmet Siyah Kalem’in Orta Asya dünyasının kokusunu bile alıyorlar… Keşfetmeye davetlisiniz!
■ Çocukluk yıllarındaki bu karşılaşma, sanat üretiminizi nasıl etkiledi? Bugünkü resimlerinize bu erken teması nasıl yansıtıyorsunuz?
2-3 yaşlarından beri resim yapmam, bana büyük bir özgüven kazandırdı. Bunu hem çocukluk hem de yetişkinlik dönemimde hissettim. Sanatımı başkalarının onayına ihtiyaç duymadan yapıyorum. Diğer sanatçılar gibi izleyicilerin beğenisinin benim egomu okşayabileceğini biliyorum ama asıl önemli olan benim kendi eserimi beğenmem. Aynı zamanda bir koleksiyonerim; çevremdeki bazı koleksiyonerlerin “Bu eser değerli mi?” gibi sorular sorduğunu görsem de benim için önemli olan, “Ben beğeniyorsam bu iyidir” anlayışıdır. Picasso’yu da risk alarak kendi yolunu özgürce çizen biri olduğu için seviyorum; eserlerimizin birbirine benzememesi ayrı bir güzellik katıyor.
■ Picasso’nun “güzel” kavramını sorgulayan radikal yaklaşımını ele alırken, siz kendi estetik sınırlarınızı nasıl tanımlıyor veya zorluyorsunuz?
(Picasso’nun estetik yaklaşımını yansıtan detaylarla devam edilebilir.)